En Çok Arananlar
Bernanke, kitabında o dönemde finansal kurumlardan sırasıyla gelen kötü haberleri ve bu haberler geldiğinde kendi aralarında yaşadıkları tartışmaları ve sonuç olarak attıkları adımları anlatıyor. Kitapta bazı öz eleştiriler ve itiraflar da var ama ağırlıklı olarak Fed’e dönük birçok eleştiriye karşı savunma da söz konusu.
O dönemde ortaya çıkan likidite krizi nedeniyle birçok finansal kurum iflasın eşiğine gelmiş, hatta 158 yıllık Lehman Brothers, bu kaderden kaçamayarak batmıştı. ABD hükümeti ve FED’in birçok bankayı kurtarması o dönemde “kötüye kullanılabileceği” gerekçesi ile eleştirilmişti. Ekonomiye vereceği büyük hasar nedeni ile “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” banka ifadesi ile o dönemde tanışmıştık. Bernanke kitabında bu kurumlar kurtarılmasaydı, Büyük Buhran’dan büyük bir çöküş yaşanacağını, o dönemde başka çareleri olmadığını anlatıyor.
Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri Lehman Brothers’ın batışı ile ilgili olan… Bernanke, aslında Lehman’ı kurtarma taraftarı olduğunu şöyle bir örnekle anlatıyor: “Onlara göre uyuklayan bir sigara tiryakisini kurtarmak, olsa olsa başkalarını da yatakta sigara içmeye teşvik ederdi. Fakat önce yangını söndürmek, sonra da sigara tiryakisini cezalandırmak ve eğer gerekirse yangına karşı güvenliği artıracak yeni kurallar getirmek ve uygulamak çok daha iyi bir yoldur.” Bernanke ve dönemin ABD Hazine Bakanı Henry Paulson Lehman’ın iflası sonrası yaptıkları açıklamalarda yapılabilecek bir şey kalmadığını, bunun bir tercih olmadığını söylemişlerdi ama kitabı okuyunca bunun doğru olmadığını ve piyasaları sakinleştirme amacı taşıdığını öğreniyoruz.
Bernanke’nin bir itirafı da konut balonu ile ilgili... 2007’de Ekonomi Ortak Komitesi önünde konuşurken kullandığı, “Eşik altı mortgage piyasalarındaki sorunların, ekonomi geneline ve finansal piyasalara etkisi kontrol altına alınabilecek gibi görünüyor” tahmininin hiçbir zaman peşini bırakmadığı ve kendisini müthiş sıkıntıya soktuğunu söylüyor.
Gelecekteki krizleri öngörebilmek adına geçmiş krizlerin neden çıktığını iyi anlamamız gerekiyor. Geçmiş krizlerin hangi araçlarla çözüldüğünü öğrenmeliyiz ki gelecekte ne yapılması gerektiğini bilelim. Bernanke de kitabında “Zaman zaman sanki sakızla ve bantla yapıştırıyormuş duygusu içinde olmamıza rağmen, bizim politikalarımız finansal paniklerle mücadelede geçmişte kullanılmış olan reçetelerden büyük ölçüde yararlandı ve sonuçta da krizi çözdü. Eğer çözemeseydik, tarihsel deneyimlerin işaret ettiği gibi, ülke bizim karşı koymak için mücadele verdiğimiz ve sabırla direndiğimiz bu çok ciddi durgunluktan çok daha kötü bir çöküş deneyimleyecekti“ diyor. Okumakta fayda var.
Fed’in 12 büyük şehirde temsilcilikleri ve bölgesel başkanları bulunuyor. Bu temsilci ve başkanların en tepesinde FED başkanı yani Janet Yellen yer alıyor.
FED’in görev tanımları arasında ülkesinde tam istihdam sağlamak, fiyat istikrarı sağlamak ve uzun vadeli faizleri yönetmek yer alıyor. Dolayısı ile FED’in birçok merkez bankasından daha fazla sorumluluğu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ülke para birimi Dolar’ın rezerv para olması da FED’in aldığı her kararın dünya piyasalarını ve küresel para politikalarını derinden etkilemesine neden oluyor. Bu durumda FED’in, özellikle de içinde bulunduğumuz dönem için, yazıya dökülmemiş “küresel piyasalara istikrar getirmek, dünya büyümesini rayına oturtmak” gibi başka görevleri olduğunu söylemek çok yanlış olmaz.
ABD Merkez Bankası’nın da TCMB gibi bir kur hedefi yok. Ama yine birçok Merkez Bankası gibi adı konmamış şekilde kendi para birimini belli bir bölgede dengede tutma amacı olabilir. Dolar’ın çok fazla değerlenmesinin ülke ekonomisinde ticaret dengelerine verebileceği zarar ve çok değer kaybetmesinin yaratacağı hasarı da gözetmek FED’e düşüyor. Başkan Yellen ve bölgesel başkanların dönem dönem yaptığı, birbiriyle çelişen açıklamalar, bu durum ile ilişkilendirilebilir.
San Francisco FED Başkanı John Williams, faiz artırımı destekleyen “kötü polis”ler arasında yer alıyor. Williams’a göre ekonomi faizlerin artışı kaldırabilecek durumda ve FED başkanlarından sıklıkla gelen ve piyasaların kimi zaman kafasını karıştıran açıklamalar şeffaflığın bir parçası.
Philadelphia FED Başkanı Patrick Harker da şahinler arasında yer alıyor. Harker, önümüzdeki veriler zayıf gelmezse Haziran’da faizin artabileceğini düşüyor. Yaklaşan ABD seçimlerinin de FED politikalarına etkisi olmayacağı görüşünde. Söz konusu üyelerin yani Williams ve Harker’ın bu yıl FOMC’de oy hakkı bulunmuyor. Ancak piyasalar tarafında bu iki üyenin açıklamaları sonrası hareketliliğin arttığını gördük.
FED’in en güvercin ismi kuşkusuz ki Başkan’ın ta kendisi… Yellen’ın konuşmaları sonrası Dolar’ın çoğunlukla değer kaybettiğini görüyoruz. FED Başkanı, sıkılaştırma sürecinin kademeli, veri odaklı ve küresel gelişmelere duyarlı olması gerektiği yönündeki mesajlarıyla çoğunlukla dolar aleyhine yatırım yapanların yüreğine su serpiyor.
Bu akşam Yellen Harvard Üniversitesi’nde, finansal piyasaların yakından izleyeceği bir konuşma yapacak. Son dönemde ABD ekonomisinde ortaya çıkan iyileşmeyi idrak edip etmeyeceği veya güvercin tutumunu koruyup korumayacağı büyük bir önem taşıyor. Faiz artırımlarının kademeli olacağı vurgusu öne çıkarsa Dolar’da sınırlı zayıflama görebiliriz ancak Yellen beklenmedik bir şahinleşme ortaya koyarsa asıl etki o zaman görülür.
Sıra dışı genişleme adımlarının atıldığı Mart toplantısının devamı niteliğinde olan toplantıda en dikkat çekici ayrıntı, Banka Başkanı Mario Draghi’nin “Bizi eleştirmeyin” çağrısı oldu. Draghi, Avrupa Merkez Bankası’na dönük eleştirilerin bankayı daha fazla adım atmaya ittiğini söyledi. Yani diyor ki, “güvenilirlik” sorgulanırsa, genişleme devam eder ve sonuç alamayız”. Draghi’nin bu çağrısının hedefi Almanya, çünkü ülkenin Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble yakın zamanda bankayı “olağanüstü problemler” yaratmakla suçlamıştı. Schaeuble’ye göre ultra düşük faiz oranları finansal sektöre ve tasarruf sahiplerine zarar veriyor.
Bu eleştirilerin temeli 2010 yılında başlayan ve Avrupa’nın büyük bölümüne yayılan borç krizi sürecinde yaşananlarda yatıyor. Almanya, o dönemde Avrupa Birliği’nin en iyi ekonomik performansını sergilemiş, ülkenin vatandaşları da “Neden sorumluluk sahibi olmayan ülkelerin yükünü biz üstleniyoruz?” diyerek kurtarma paketlerine tepki göstermişti. Kriz, bölgenin hem siyasi hem de ekonomik birliğinin sorgulanmasına neden olmuştu. ECB’nin en büyük sorunu diğer merkez bankalarından farklı olarak 19 ülke adına kararlar alması ve herkesi aynı anda memnun etmesinin imkansız olması…
Bölgenin siyasi ve ekonomik birliği son dönemde mülteci krizi nedeniyle tartışılmaya devam ederken ECB’nin adımlarını bu şekilde eleştirmenin ne kadar ve kime faydalı olacağı tartışmalı bir konu. Eleştiriler etkisini öngöremediğimiz negatif faiz uygulamasının ekonomiye zarar verip vermeyeceği konusundaysa tamam… Ancak açıklama popülist amaçlarla yapılmış gibi gözüküyor. Schaeuble’nin çıkışı akla “Almanya’nın bu çıkışı Merkel hükümetinin mülteci krizi ile kaybettiği seçmenleri yeniden kazanma hamlesi olabilir mi?” sorusunu getiriyor. Ülkede yapılan son anketlere göre Hristiyan Birlik'in oy oranı son 5 yılın en düşük seviyesine inmiş durumda.
Merkez Bankası bağımsızlığı sadece bugünün konusu da değil, uzun süredir tartışılıyor ve farklı görüşler ortaya atılıyor. Örneğin, Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’e göre merkez bankası bağımsızlığı her zaman daha iyi ekonomik performans anlamına gelmiyor. Diğer yandan şu anda FED’de başkan yardımcısı olan Stanley Fischer merkez bankalarının geçmişteki krizleri bağımsız olmadan aşmalarının mümkün olmadığı, enflasyonla mücadele için bağımsızlığın olmazsa olmaz olduğu görüşünde.
Bu konu uzun süre daha tartışılır ama içinde bulunduğumuz dönemin sıra dışılığını göz ardı etmemeliyiz. 2008 kriziyle para politikalarının dizginlerini eline alan finansal piyasalar merkez bankalarının bağımsızlığı, etkinliği ve yetkinliği tartışıldığı zaman acımasız olabiliyor. Tüm dünyada merkez bankaları piyasaların arkasına takılmış durumda. Draghi’nin de altını çizdiği gibi merkez bankalarının kararları sorgulandığı anda piyasalar tepki verebiliyor ve atılan adımlar, verilen mesajlar etkisiz kalabiliyor. Bu da finansal piyasa- para politikası ilişkisinde yeni normalin dikkat edilmesi gereken bir gerçeği.
Dünya ekonomisinde büyüme hız kesince azalan talep petrol fiyatlarını vurdu. Üreticiler üretmeye devam ederken talebin azalması nedeni ile dünyada ciddi bir petrol arz fazlası oluştu. Bu süre zarfında fiyatların düşük olması nedeni ile başta ABD olmak üzere birçok ülkede şirketler kepenk indiriyor. Bunu her hafta açıklanan sondaj kuyusu sayılarının azalmasından anlıyoruz.
Uluslararası Enerji Ajansı küresel petrol talebi artışının bu sene günde 1,2 milyon varile inmesini beklediğini açıkladı. Geçen sene günlük talep 1,8 milyon varil seviyesindeydi.
Bu toplantının hedefi talep azalmaya devam ederken stokları azaltılması ve fiyatların biraz dengelenmesi. Burada kilit ülke de İran… İran’ın katılıp katılmayacağı uzun süre tartışılan toplantıya bir temsilci göndereceği açıklandı ama İran’ın bu toplantıya katılmasını üretimi dondurmayı değerlendirdiği şeklinde algılamamak lazım. Ambargoların kalmasının ardından İran’ın tek düşündüğü üretimini artırmaya devam etmek ve pastada kendine iyi bir yer edinmek. Suudi Arabistan ezeli rakibi İran dondurmazsa üretimini dondurmaya sıcak bakmayacak gibi görünüyor. Yakın zamanda kredi notu düşürülen Suudi Arabistan’da ciddi ekonomik sorunlar söz konusu.
Geçen sene ham petrolün varil fiyatı %31, Brent Petrolün varil fiyatı da %35 gerilemişti. Fiyatlardaki gerileme, gelirlerinin büyük bölümünü petrol ticaretinden elde edilen gelirin oluşturduğu ülkelere zarar veriyor. Bu yılbaşından bu yana üretimin dondurulması yönündeki açıklamaların ve stokların ufak ufak azalmasının etkisiyle petrol fiyatları %10 civarında değer kazandı ve fiyatlar yeniden 40 doların üzerine çıktı. Dolayısı ile petrol üreticileri açısından somut bir anlaşma kadar, petrol üretimini dondurma gündemini sıcak tutmanın da faydalı olduğu görülüyor. Yani petrol üreticileri de Merkez Bankaları gibi beklentileri yönetiyor ve piyasaya sözlü müdahalede bulunuyor. Sonuç olarak bu toplantıdan yeni bir toplantı yapma kararı dışında herhangi bir karar çıkmazsa çok da şaşırtıcı olmayacaktır.
Önümüzdeki dönemde petrol fiyatları dalgalanmaya devam edebilir. Diğer ülkeler İran’ı daha çok beklemek zorunda kalabilir. Diğer yandan bazı ülkelerin üretimi dondurup bir İran ve belki birkaç ülkenin dondurmaması rekabet koşullarını zedeleyebilir, fiyatlar üzerindeki etkinin sınırlı kalmasına neden olabilir. Bunun da çok yüksek olmayan bir olasılık olduğunu not etmekte fayda var.
Büyümenin büyük ölçüde kamu harcamaları ve iç tüketimle desteklendiği geçen yılın ardından bu seneye ilişkin önemli göstergeler açıklanmaya başladı. Bu göstergelerin bir bölümüne göz attığımızda büyümenin ilk çeyrekte bir önceki yıl gerçekleşen yüzde 2,5’lik rakamın üzerine çıkılabileceği beklentisi oluşuyor.
Sanayi üretimi bu yılın ilk ayında arındırılmamış rakamlarla yüzde 3,6 oranında artarken bugün TÜİK tarafından açıklanan verilere göre artış Şubat ayında yüzde 8,4’e ulaştı. Takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretimi de Şubat’ta yüzde 5,8 arttı. Mart verisini de görmek lazım ama büyümenin öncü göstergesi olan Sanayi üretimi tablosu ilk iki ay itibariyle büyümeyi destekliyor.
Öte yandan TÜİK’in bugün açıkladığı diğer Şubat verilerine göre perakende satış hacmi geçen yıla göre yüzde 7,9 oranında artış gösterdi. Aynı dönemde perakende ciro da yıllık olarak yüzde 15,2 oranında yükseldi. Bu veri tüketim harcamaları açısından olumlu bir gösterge ancak tüketici güveni biraz daha farklı bir tablo çiziyor. Tüketici Güven Endeksine baktığımızda Ocak ayında yüzde 2,7, Şubat ayında yüzde 7 oranında azaldıktan sonra Mart ayında yüzde 0,5 ile sınırlı bir artış kaydettiğini görüyoruz.
Büyüme için olumlu olarak değerlendirilebilecek bazı veriler TCMB’den geldi. Kapasite Kullanım Oranı ve Reel Kesim Güven Endeksi verileri yılın ilk üç ayında kademeli artış kaydederken, geçen yılki seviyelerinin üzerinde yer alıyor.
Merkezi Yönetim Bütçe verilerine bakıldığında bütçe harcamalarının Ocak ve Şubat aylarında arttığı görülüyor, bu da kamunun desteğinin ilk çeyrekte sürdüğüne işaret ediyor. Bütçe giderlerinde Ocak ayında asgari ücret düzenlemesinin etkisi ile yüzde 17’lik artış gözlendi. Şubat ayında ise bütçe giderlerinde çok sınırlı bir düşüş oldu.
Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin açıkladığı veriler ihracatın Ocak ayında yüzde 14,4 azaldığını, ardından Şubat’ta yüzde 3,1, Mart’ta da yüzde 2,6 yükseldiğini ortaya koyuyor. İhracat tarafında ılımlı da olsa bir toparlanma görülüyor. Ocak ayı ödemeler dengesi tablosuna bakıldığında ise hem ihracatın hem de ithalatın geçen sene seviyelerinin altında kalması, ilk çeyrekte dış ticaretin büyümeye katkısının sınırlı olabileceğine işaret ediyor.
İlk çeyrek için görünüm böyle ama yılın geri kalan kısmında büyümede olumlu tablonun sürmesi için dünya ekonomisinin de büyümeye devam etmesi gerekli. Küresel ekonomiler için en büyük endişe “yavaş büyüme” iken ABD’de faiz artırımlarının hızı, Avrupa’dan talep, Çin’de büyüme ve petrol fiyatları gibi gelişmeler bizim büyüme performansımızda belirleyici olacak. Özellikle turizm gelirlerinin düşmesinin etkisi, yurtiçinde kamu harcamalarının mali disipline zarar vermeden ne kadar artabileceği, tüketim harcamalarının bu şekilde artmaya devam edip edemeyeceği gibi konular son derece belirsiz. Ayrıca büyümenin hızı kadar kalitesine de odaklanmalıyız. Hedef reformlarla, ihracat ve yatırım odaklı bir büyüme yakalamak.
Risklerin daha yoğun olarak konuşulduğu bu dönemde, makroekonomik görünüm ve piyasa performanslarının örtüşmediğini gördük. Bu yeni bir durum değil, bir süredir devam ediyor. Piyasalar tüm endişelere rağmen yüksek bir risk iştahı ile olumlu seyrederken gelişen ülkelere para girişi yaşanıyor. Bunun sorumlusu merkez bankaları… ABD Merkez Bankası faiz artırım sürecini küresel ekonomideki riskler nedeni ile yavaşlatmak durumunda kaldı. Öte yandan Japonya ve Avrupa’da negatif faiz uygulamaları, ülke ekonomilerinin çok yakın zamanda toparlanamayacağı beklentisi yaratıyor.
Dünya ekonomisinde büyümeye dair endişelerin gündemde olduğu ve terörün gelişmiş ülkelerde de korku saldığı birinci çeyrekte MSCI Gelişen Ülke Endeksi yüzde 5 oranında değer kazandı. Söz konusu dönemde MSCI Türkiye Endeksi yüzde 17’ye yakın yükseldi. BİST100 ise yüzde 16’lık değer kazancı ile Türkiye’de en çok kazandıran yatırım aracı oldu. Düşen tahvil faizlerinin bankacılık sektörü hisselerine destek olduğu bir dönem yaşandı ancak son dönemde banka bazlı haberler bu olumlu havanın bankalar için sınırlanmasına neden oldu. BİST Banka Endeksi ilk çeyrekte yüzde 13,52’lik yükselişle borsanın gerisinde kaldı. En dikkat çekici hareket ise mali yapıları problemli olan ve yıl için men cezaları ile gündeme gelen spor kulüplerinin hisse senetlerinin işlem gördüğü BİST Spor Endeksi’nde yaşandı. Bu endeks ilk çeyrekte yüzde 60’a yakın değerlendi. Bu yükselişte şampiyonluk konusunda iddiası olan Beşiktaş’ın hissesinde görülen yüzde 130’u aşan yükseliş etkiliydi.
BİST100 endeksinde ikinci çeyrek itibariyle şu sıralarda yüzde 10’un hemen altında işlem gören tahvil faizi, Bankacılık Sektörüne ilişkin beklentiler, küresel borsaların yönü, FED adımları, TCMB faiz kararları ve petrol fiyatları belirleyici olmaya devam edecek.
Endekste 80 bin seviyesinin korunması, yükseliş hareketinin devam etmesi açısından önemli olacak. Kısa vadede ilk aşamada 83.500, ardından 84.300 ve 86.600 destekleri izlenecek.
Gelişen ülke para birimlerinin değer kazandığı ilk çeyrekte Türk Lirası da güç kazandı. Bu dönemde dolar aleyhine işlem yapanlar kazandı. Yılın geri kalan kısmında dolarda düşüşün sürmesi için FED’in “güvercin” duruşunu koruması gerekir ancak beklenti en az 2 faiz artırımı yapması yönünde. Ayrıca yeni başkanı belli olacak olan TCMB’nin faiz koridorunun üst bandında indirimlere devam etme niyeti var gibi gözüküyor. Bütün bunlar TL tarafındaki güç kazancını sınırlayabilecek unsurlar.
İlk çeyrek dolar ve altın arasındaki ters korelasyonun teyit edildiği bir dönem oldu. Dolar endeksi ABD Merkez Bankası’nın para politikalarının etkisi ile yüzde 4 oranında düştü ve 94 seviyesine geriledi. Altın da bu gelişmenin etkisi ile 2016’nın sürpriz yatırım aracı oldu. Ons bazında Altın fiyatı yüzde 15’e yakın yükselirken, dolardaki gerilemenin etkisi ile gram bazında Altın’ın primi yüzde 10 ile daha sınırlı oldu. Yani TL’nin güç kazanması Gram Altın’da yükselişin daha az hissedilmesine neden oldu.
Peki, borsadan sonra en çok kazandıran ikinci yatırım aracı olmayı başaran Ons Altın için ikinci çeyrek de parlak geçecek mi? Bu sorunun yanıtı için FED’in faiz artırımlarını hangi sıklıkta yapacağı kritik öneme sahip olacak. Dolar bu şekilde düşmeye devam ederse Altın yatırımcısı da kazanmaya devam edecektir. Burada 1243 seviyesi kısa vadeli bir direnç ve bu seviye aşılırsa kısa vadeli düşüş treni yukarı yönlü kırılabilir. Bu durumda 1260-1270 dolar seviyeleri gündeme gelebilir. 1280 seviyesi çok önemli, bu seviyenin üzerinde 1305 dolara kadar bir hareket izlenebilir. Düşüşlerde ise 1205 dolar seviyesine dikkat! Bu arada son açıklanan ABD Tarım Dışı İstihdam verisinin ardından Altın fiyatlarının düşüşe geçtiğini de belirtelim. İstihdam artışı beklentileri aşarken işsizlik oranının yükseldiği görülüyor. Bu veri sonrası yakından izlenen CME verilerine göre Haziran ayında faiz artırımı bekleyenlerin oranı %28,4’e yükseldi. İkinci çeyrekte FED’i izlemeye devam edeceğiz.
Avrupa Merkez Bankası bu ay zaten negatif olan faiz oranını daha da düşürdü, varlık alım programını büyüttü. ABD Merkez Bankası da küresel riskleri öne sürerek faiz artırımı yapmadı, yıl boyunca daha önce öngörülenden daha az faiz artacağı beklentisi yarattı. Çin Merkez Bankası Zorunlu Karşılık Oranlarında yaptığı indirimle ekonomisini desteklemeye çalışırken Japonya Merkez Bankası ülkede tüketimi canlandırmak için negatif faiz uyguluyor. Son gevşeme adımı da Norveç’ten geldi. Norveç Merkez Bankası faiz indirimine gitti ve negatif faiz olasılığına da göz kırptı. Bu ülkeler düşük talep ve dolayısı ile deflasyon ve zayıf büyüme ile mücadele etmek için parasal gevşeme adımları atıyor. İstisnalar da var tabii ki. Güney Afrika Merkez Bankası enflasyonla mücadele etmek için faiz artırımına gitti.
Türkiye’de durum biraz daha farklı. Hem enflasyon hem de büyüme istenen seviyelerde değil. Bu da sıkılaştırma ve gevşeme yorumlarının bir arada yapılmasına neden oluyor. Uzun bir süre Türkiye gündemini meşgul eden faiz tartışmaları da biraz bundan kaynaklanmıştı. O dönemden bu yana Merkez Bankası para politikasını önce sadeleştireceğini açıkladı fakat daha sonra bu ifadeyi rafa kaldırdı. Beklenti de bu “bekle-gör” politikasının en azından Başkan Erdem Başçı’nın görev süresi dolana kadar yani Nisan’a kadar süreceği yönündeydi.
Yüzde 7,5 seviyesindeki 1 haftalık repo faizi olan politika faizinin değişmesi hala beklenmiyor. Ancak şimdi Cumhurbaşkanı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem’in de açıklamaları ile “Faiz koridoru üst bandında indirim olur mu?” sorusu bir kez daha gündeme geldi. Ertem önümüzdeki hafta bir faiz indirimi beklediklerini açıkladı.
Küresel Merkez Bankası’nın adımları böyle bir kararı destekliyor ama para politikalarını belirleyen tek gösterge bu değil kuşkusuz. TCMB’nin faiz kararı alırken izlediği diğer bazı göstergelere de bakalım. Fed toplantısı sonrası küresel piyasalardaki oynaklık azaldı ve VIX endeksi bu yılın en düşük seviyesine geriledi. Bunun dışında TL yılbaşından bu yana dolara karşı değer kazanmış durumda. Ayrıca enflasyon ve cari açık verilerinde ılımlı bir toparlanma söz konusu. Petrol üreticilerinin üretimi dondurma konusunda toplanma çabaları devam etse ve Uluslararası Enerji ajansı fiyatların dip yapmış olabileceğini söylese de fiyatlar hala çok düşük, enflasyonu baskılayacak noktada değil.
Tüm bu gelişmeler değerlendirildiğinde faiz koridorunun üst bandında indirim yapmak için uygun bir dönemde olabiliriz ancak Merkez Bankası böyle bir kararın TL üzerinde yaratacağı baskıyı ve bunun da enflasyon üzerindeki etkisini göz önünde bulunduracaktır. Bu nedenle Merkez Bankası’nın Mart toplantısını da pas geçmesi daha yüksek bir olasılık gibi görünüyor.
ABD Merkez Bankası’nın (FED) faiz kararları bu konuların başında geliyor. Artık Türkiye’de bir yatırımcı veya finansal piyasa uzmanı FED Başkanı’nı kendi ülkesinin Merkez Bankası Başkanı’ndan daha fazla tanıyor. Hatta FED’in Bölgesel başkanlarını isim isim bilmenin yanı sıra bu üyelerin para politikasına nasıl baktığına da fazlasıyla hakim. Aslında bu durum sadece FED için geçerli değil, birçoğumuz Japonya Merkez Bankası Başkanı’nın adını biliyoruz, Brezilya Merkez Bankası’nın toplantı tarihini ajandamıza not ediyoruz.
İşte yatırımcıların yakından izlediği bir başka kritik FED toplantısını daha geride bıraktık. ABD Merkez Bankası bu yılın 2. Faiz Toplantısını gerçekleştirdi ve yatırımcıları oldukça şaşırtan kararlar ortaya koydu. Faiz oranını değiştirmeyen FED’in üyeleri bu yılsonunda faizin %1’in altında olmasını bekliyor. Bu önemli bir gösterge çünkü bir önceki toplantıda bu beklenti %1,625 seviyesindeydi. Açıklamalarla birlikte FED’in küresel ekonomi ve finansal piyasalarda yaşananları risk olarak gördüğü ve yılsonuna kadar toplamda iki faiz artırımı olabileceği anlaşıldı. Karar sonrası dolar hızlı bir şekilde geri çekilirken borsalar, altın ve gelişmekte olan ülke para birimleri güç kazandı.
ABD para politikaları tüm dünya piyasalarını etkileme gücüne sahip. Bunun sebebi kuşkusuz ki ABD’nin dünyanın en büyük ekonomisine ve rezerv parasına sahip olması. “ABD hapşırırsa dünya nezle olur” ifadesinin ne kadar doğru olduğunu Avrupa’ya, Japonya’ya ve Çin’e bakarak rahatlıkla görebiliyoruz. Ve tabii ki de Türkiye’nin de içinde olduğu gelişmekte olan ekonomiler… 2008 finans krizine çare olarak görülen ve gerçekten piyasalardaki çalkantıların önüne geçmeyi sağlayan genişlemeci para politikaları Türkiye ve benzeri ülkelere destek oldu: büyüme hız kazandı, sermaye akımları arttı. Ancak büyüme, enflasyon ve istihdamın hala istenen seviyelere ulaşamadığı ABD’de yeniden genişlemeci para politikalarına ihtiyaç duyulursa ne olacak? İşte FED’in faiz artırması bu nedenle önemli. Fed faiz artırdıkça yeni bir krizde piyasaları müdafaa edecek yeni silahlar olacak. Kısa vadede kötü olarak algılanan normalleşme süreci aslında düşünülenin aksine gelişen piyasalar için de bir güvence olarak algılanabilir.
Peki, FED’in faiz artırmasından neden bu kadar korkuyoruz? Çünkü ABD yatırımcılara cazip bir faiz oranı sunarsa onlar da gelişen ülkeler gibi riskli piyasalardan çıkıp ABD’ye yönelebilir. Bu da Türkiye gibi ülkelerden para çıkışına neden olabilir ama ABD’nin faiz oranları hala cazip olmaktan uzak. İki yıllık tahvil faizlerine baktığımızda, Türkiye’de %10’a yakın olan bu oranın ABD’de %0,9 civarında olduğunu görüyoruz. Yani fark epey yüksek. Bu da bize ABD’de dünkü toplantı itibariyle devam edemeyen normalleşme sürecinin, piyasada yarattığı etki dışında bize ilk aşamada çok da fazla zarar vermeyebileceğini gösteriyor.
Şu aşamada FED’in ABD dışındaki riskler nedeni ile faiz artırımını ötelemesi başta gelişmekte olan ekonomilere zaman kazandırıyor, önemli olan da bu sürenin doğru şekilde kullanılması. Para politikaları zaman kazandırırken reformlar ve maliye politikaları dünyadaki büyüyememe sorununun ilacı olacak.