En Çok Arananlar
Şubat ayında yıllık tüketici enflasyonu %2,3 ile zirve yaptıktan sonra, görülen düşüş trendi devam etmektedir. Haziran ayındaki %1,9’luk yıllık enflasyona göre de, artış oranı yavaşlamayı sürdürmektedir. Özellikle gıda fiyatlarındaki sınırlı artış nedeniyle manşet enflasyonun geri çekildiğini görmekteyiz. Mart ayında yıllık bazda %7,6 ile zirve yapmış olan gıda enflasyonu %3,3 seviyesine kadar gerilemiştir. Buna karşın; gıda harici enflasyon Temmuz ayında, Haziran seviyesi olan %1,2’den %1,4’e yükselmiştir. Enerji maliyetlerindeki gerilemenin hız kaybetmesinin, gıda harici enflasyonda kısmi bir toparlanmayı beraberinde getirdiği görülmektedir. Gıda ve enerjinin aynı anda devre dışı bırakıldığı çekirdek enflasyonda da Temmuz ayı itibarıyla %1,8 ile 30 ayın zirvesine ulaşılmıştır.
ÜFE yıllık bazda beklenenden daha az gerilemiştir. Yıllık bazda üretici fiyatları gerilerken, aydan aya olan değişimlerde ise artış gözlenmektedir. Bu da deflasyon endişesinin hafifletmesi bakımından olumludur.
İlerleyen dönemde Çin’de enflasyonda yeniden bir toparlanma olmasını bekleyebiliriz. Yılın ikinci yarısında enerji fiyatlarının geçen yıl ile olan karşılaştırmalı farkları azalacağından bu kalemde bir dengelenme olacaktır. Ayrıca kısa dönemde, Çin’deki selden dolayı tarım ürünlerinin zarar görmesi gıda kalemi üzerinden de enflasyona yukarı yönlü baskı yapacaktır. Emtia fiyatlarında da benzer durum söz konusudur. Sanayinin her alanında kullanılan bakırın fiytı yıl başına göre daha yüksek seviyelerdedir. Ayrıca 2015 – 16 karşılaştırmalı döneminde yılın ilk yarısındaki yıllık bazda fiyat farkının, yılın ikinci yarısında biraz daha kapandığını söyleyebiliriz. 2016 yılının ilk yarısında ortalama bakır fiyatı, 2015’in ilk 6 ayına göre %21 daha düşükken, 30 Haziran 2016’dan sonraki ortalama bakır fiyatı 2015’in ikinci yarısındaki ortalama bakır fiyatına göre %5 daha aşağıdadır.
Enflasyonda aşağı ve yukarı yönlü riskler dengede görünüyor. Bu nedenden dolayı politika yapıcıları ve PBOC’un ana odak noktasında olmayacaktır. Bu nedenden dolayı küresel risk iştahında önemli değişiklikler olmayacaktır.
İhracat ve ithalat kalemleri, hafta başında açıklanan veriyle beraber sıkıntı yaratmaya devam etmektedir. İthalatın zayıflamasının devam etmesi de Çin ekonomisi merkezinde küresel ekonomik büyüme açısından negatiftir, talep eksikliğinden dolayı emtia fiyatlarına fren etkisi yapmaktadır. Bu da gelişmiş ülkelerin manşet enflasyonlarının düşük kalmaya devam etmesine yol açıyor. Çin’de ekonominin yapısından kaynaklanan sorunların büyüme üzerinde daha fazla risk oluşturduğunu söylemek gereklidir. 2016 yılı için Çin’de ekonomik büyümenin %6,5 seviyesinde gerçekleşmesi beklenmektedir.
Türkiye’de piyasa oynaklığına neden olabilecek haber akışı; hafta içi veya hafta sonu demeden hız kesmeden devam ediyor. Buna karşılık geçtiğimiz haftanın sonuna doğru Türk varlıklarındaki hareketlerin biraz daha sakinleştiğini belirtmekte fayda var. Yabancı raporlar ve kredi derecelendirme kuruluşlarının açıklamaları devam ederken, içeride ekonomi yönetimi ve para politikası yapıcılarının proaktif aksiyonları Türk varlıklarındaki stabilitenin korunması açısından önem taşımaktadır.
Hafta sonu kredi derecelendirme kuruluşu Fitch bir açıklama yaptı. Bir metodoloji değişikliği kapsamında birçok ülkenin kredi notunda teknik ayarlamaya giden Fitch, Türkiye’nin de yerel para cinsinden kredi notunu düşürdü. Yabancı para cinsinden kredi notumuz “yatırım yapılabilir” seviyede kalmaya devam ediyor ve Fitch’in hafta sonu yaptığı bu eylemi gerçek bir not indirimi olarak algılamamak gereklidir. Bu eylem Fitch’in 19 Ağustos’ta yapacağı değerlendirmenin de bir ön sinyali değildir.
Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Sn. Mehmet Şimşek, G-20 dönüşünde “Roadshow”lara başlayacağını haftasonu sosyal medya üzerinden duyurdu. Merkez Bankası da iletişim yöntemlerinde değişikliğe gitti ve bundan sonra ekonomi medyası, analistler ve reel sektör temsilcileriyle daha fazla toplantı düzenleyip fikir alışverişinde bulunma kararı aldı. Bu bakımdan ekonomi ve para politikası yönetiminin üzerine düşeni yaptığını görmekteyiz.
Morgan Stanley de, paylaştığı raporda Moody’s’in not indirimine gitmesi durumunda TCMB’nin 1 haftalık repo faiz oranını artırabileceği öngörüsünde bulundu. Bizim beklentimiz ise TCMB’nin para politikası duruşundan taviz vermemesi yönünde. Sadeleştirme politikası için matematiksel olarak halen alan var, ancak üst bantta yapılan indirimlerin sonuna yaklaşıldığını düşünüyoruz. Hali hazırda enflasyon beklentileri yüzde 8 seviyesinin hemen altında bulunmakla beraber, açıklanacak yeni datalarla bu beklentilerin yüzde 8 üzerine revize olması ihtimali söz konusu olabilir. Böyle bir durumda faizde denge noktasının yüzde 8 altında olması riskli olacaktır.
Moody’s 5 Ağustos’u pas geçebilir...
Bu durumda da Moody’s’e ilişkin senaryoları değerlendirmek gerekmektedir. Türkiye’nin anlaşması olan kredi derecelendirme kuruluşları Fitch ve Moody’s’dir, “yatırım yapılabilir” notumuzu vermiş olan kurumlar da bunlardır. Türkiye’nin bu kuruluşlar nezdindeki notunu kaybetmemesi daha önemlidir. Yatırım çevreleri ise; yatırım kararlarında genelde 3 reyting kuruluşundan 2’sinden “yatırım yapılabilir” notu olmasını önemli bir kıstas olarak değerlendirmektedirler. Türkiye’nin şu anda sağladığı 2/3 şartından, notlarından birini kaybederek 1/3 durumuna düşmesi önemli miktarda fon girişinin önüne set çekecektir. Açıkçası domestik piyasalar için önümüzdeki vadede karşımızda olan en önemli riskin reyting kuruluşlarına ilişkin negatif senaryolar olduğunu düşünüyoruz.
Her ne kadar olası bir not indirimini Moody’s’in yapması daha olası görünse de, daha önce Türkiye’nin notunun 1 ila 3 aylık bir sürede inceleneceğini açıklamalarına istinaden, biz takvimde yer alan 5 Ağustos tarihinin pas geçilebileceğini düşünüyoruz. Bizce, 5 Ağustos’un pas geçilmesi notun teyit edilmesi gibi pozitif bir etki yaratır, çünkü öngörülen 1 ila 3 ay Türkiye’nin kendi ekonomik hikayesini anlatması ve kendini ifade edebilmesi açısından gayet iyi bir süredir. Bu süre zarfı içinde ekonomik aktivitede ve göstergelerde bariz bir bozulma olmaması, reyting kuruluşlarının negatif beklentilerini de boşa çıkaracaktır.
İkinci ve üçüncü çeyrekte ekonomik aktivitenin bir miktar yavaşladığını biliyoruz. Yaz aylarında muhtemelen yavaşlayacak olan sanayi üretimi momentumunun etkisiyle muhtemelen çok yüksek bir ikinci çeyrek ekonomik büyümesi görmeyeceğiz. İlk çeyrekte yüzde 4,8 olarak gelen ekonomik büyümenin ikinci çeyrekte bir miktar yavaşlama göstereceğini düşünüyoruz. 2016 yılının tamamı için ise yüzde 3,5 büyüme öngörüyoruz.
Mart başında ortalama konut kredisi faiz oranları yüzde 14,45 iken şu anda 13,77 civarındadır. Tüketici beklentileri, bankaların bu indirimi konut kredi faizlerine daha da yansıtması yönünde. Bankalar bu konuda ihtiyatlı davranıyorlar. TCMB’nin Temmuz ayında beklenen 50 baz puanlık indirimi de gerçekleştirmesi halinde; ortalama konut kredi faizlerinin yüzde 12,5 – 13 bandı aralığına gerilemesini öngörmekteyiz.
TÜİK’in son yayınladığı raporuna göre; Türkiye’de Mayıs ayında konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 6,4 artış gösterdi. Bu artışa rağmen, Mayıs ayında yabancılara konut satışı ise yüzde 18,7 azaldı. 2015 Mayıs ayında dolar / TL kuru 2,60 – 2,70 aralığında seyrederken, bu yılın Mayıs ayında ise 2,90 – 3 aralığında fiyatlanmıştır. Yabancı yatırımcının parası değer kazanmasına rağmen; daha az konut almıştır. Bu bağlamda siyasi risklerin daha belirleyici bir faktör olduğunu söyleyebiliriz.
Rusya vatandaşları ülkemizde konut edinme konusunda önemli bir yer tutmaktadır. Rusya ile yaşanan diplomatik krizin de çözülmesiyle yabancılara konut satışı sayısında bir iyileşme görülmesini bekleyebiliriz. Ayrıca geçen sene Türkiye’ye yoğun bir mülteci girişi görülmesiyle, yabancılara olan konut satışında yükselme görülmüştü. Bu sene bunun etkisini yitirmesi de bu azalışın bir sebebidir.
Son yayınlanan TCMB raporuna göre, Nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre konut fiyatları enflasyondan arındırdığımız zaman reel olarak yaklaşık yüzde 6 artmıştır. Külçe altın ise Mayıs ayında geçen yılın aynında ise yatırımcısına yüzde 9,38 kazandırmıştır; DİBS’leri ise yüzde 2,24 kazandırmıştır.
Konut kredilerinde vade süresi de oldukça önemlidir. Zaten faizin oranını, belli bir ölçüde bu vade süresi belirler. Burada esas olan bir dengeyi tutturmaktır. Bu da, bütçeniz çerçevesinde aylık taksit tutarı ile toplam geri ödeme rakamı arasındaki dengedir.
Gayrimenkul yatırımlarının uzun vadeli yatırım tercihleri için daha uygun olacaklarını belirtmek isterim. Gayrimenkul yatırımları, yatırımcısına farklı oranlarda karlılık sağlamaktadır. Rant gelirleri yatırımcılara birbirinden oldukça farklı getiriler sağlayabilir.
Yabancı yatırımcılar için öncelikli olarak kur riskine dikkat çekmek gerekmektedir. Bu bağlamda süreci iyi değerlendirip karar vermeleri gerekmektedir. Genel olarak gayrimenkul yatırımı yapılırken, konum ve fiyat öncelikli dikkat edilmesi gereken unsurlardır. Rant geliri fırsatı için bu iki unsur önem arz etmektedir. Bunun dışında imar planı, sosyal imkanlar, ulaşım imkanları ve inşaat firması dikkat etmemiz gereken diğer unsurlardır. Karar alma sürecinde almamız gereken bir diğer karar ise ne zaman gelir elde etmek istediğimiz ve yatırım için düşündüğümüz vade olacaktır. Hemen nakit akışı beklentimiz varsa yatırım için konut ve işyeri seçimi yapabiliriz. Uzun vadeli bir yatırım düşüncesinde ise arsa tercihi göz önünde bulundurulmalıdır.
Uzun vadede hem Avrupa Birliği’nin, hem de Birleşik Krallık’ın dağılma süreci başlamış olabilir. Sorunlu ülkelerde radikal sol yükselirken, Kıta Avrupası’nın batı ve kuzeyinde de aşırı sağcı eğilimler yükseliş trendinde. Özellikle göçmen sorununun buna yol açtığını, Avrupa’da artık kendinden olmayana tahammül edememe durumunun, buna en uyan kelime olan şovenizmin yükselişte olduğunu söylemek lazım. Bir tarafta ekonomik sorunlar yaşayan küçük ülkeler, diğer yandan bu ülkeleri sırtlarında taşıyan büyük ülkeler ve bu durumdan hoşnut olmamaları, bir diğer kanalda mülteci krizi nedeniyle bozulan demografik denge ve yapılar...
Bu görüntü ve siyasi trendler itibarıyla Avrupa 1919 – 1939 dönemine en yakın görünüm içerisine girdi. İki dünya savaşı arası bu dönemde 1. Dünya Savaşı’ndan herbiri zararla çıkan Avrupa ülkelerinde işsizlik ve enflasyon yükselmiş, siyasi ve ekonomik politikalarda uğranılan başarısızlıklar Almanya ve İtalya’da faşist iktidarlara zemin hazırlamış, 1929 ekonomik bunalımından bütün dünya etkilenmiş; Almanya savaş tazminatını ödemekte zorlanmış ve İngiltere ve Fransa kutbu da ABD’ye olan borçlarını ödemekte güçlük çekmişlerdir. Küresel kriz döneminden beri ekonomide belini doğrultamayan Avrupa’da mesafeler her geçen gün biraz daha uzamaktadır. Avrupa, bırakın göçmenleri, artık kendi milletinden olmayan Avrupalı’ya bile tahammül gösterememektedir. Geçen yıl Fransa yerel seçimleri bu konuda korkutucu sinyaller vermişti. Fransa’da Aşırı Sağcı Cephe, İngiltere referandumu sonuçlanır sonuçlanmaz referandum çağrısı yaptı. Hali hazırda Fransa’da yeni çalışma yasasına yönelik protestolar Hollande hükümetine zarar verdi. Erken seçim veya referandum olmasa bile, 2017’deki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yeniden seçilmesi zor görünüyor. Le Pen liderliğindeki Aşırı Sağcı Cephe geçen yılki yerel seçimlerde büyük yükseliş göstermişti. Bu siyasi oluşumun AB karşıtı olduğu biliniyor.
Küresel kriz döneminde ise; ABD’deki mortgage krizi ve global ekonomilerde yarattığı olumsuz koşullar Avrupa’ya kamu borç krizi şeklinde yansımıştı. Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya gibi sorunlu ülkeler yüksek kamu borç seviyeleriyle büyük bir krizin içine girmiş ve yardım talebinde bulunmuşlardı. Üye ülkelerin ortak para biriminden sonra, politika yapıcı Avrupa Merkez Bankası olduğu için devalüasyon yapamamaları kamu harcamalarında artışa yol açmıştı, bu da borçlanma oranlarının, özellikle Portekiz ve Yunanistan’da tavan yapmasına neden olmuştu. Bu dönemde Yunanistan ve İrlanda tahvil faizlerinin rekor seviyelere çıktığı görülmüştü. Küresel kriz döneminden beri resesyon tehdidinden kurtulamayan, borçluluk, işsizlik ve finansal sistem sorunları çözülemeyen bu ülkelerde AB’ye olan öfke günden güne büyümekte ve AB karşıtı sol siyasi hareketler gitgide güç kazanmaktadır. Zaten bugünlerde hemen hemen her ülkenin isminden bir “exit” kelimesi türetmek moda oldu.
İngiltere açısından da çok önemli siyasi sonuçları olacak, daha doğrusu Birleşik Krallık’ın geleceği açısından. İskoçya’da yeni bir referandum gerçekleşirse bunun sonucu 2014’ten çok daha farklı olacaktır. 15 – 20 yıl gibi bir süre içinde aynı futbol milli takımlarının ayrı olması gibi, İngiltere, İskoçya, Galler farklı ülkeler olabilirler. Kuzey İrlanda’nın ise önce Birleşik Krallık’tan ayrılması, sonra da İrlanda ile birleşmesi daha yüksek ihtimal olur. İngiltere’de istifa kararını açıklayan Başbakan David Cameron’ın yerine Brexit kampanyalarıyla öne çıkan eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson’ın isminin konuşulması ise; İngiltere’yi artık daha popülist bir noktaya doğru götürecektir. ABD’de de şovenist söylemleriyle öne çıkan Donald Trump Başkanlık seçimlerini kazanırsa dünya hepten karışacak. Bu bakımdan Brexit dünya ekonomileri ve siyaseti için bir dönüm noktası olarak görülebilir. AB’nin ve Birleşik Krallık’ın tabutlarına ilk çiviler çakılmış olabilir.
Yapılan anketlerde çoğu zaman başa baş çıkan sonuçların, yerini AB’den ayrılma taraftarı olanların çoğunlukta olduğu anket sonuçlarına bırakmasıyla küresel çapta tedirginlikler arttı. AMB Başkanı Draghi'nin bu ihtimale hazırlıklı olduklarını belirtmesi küresel piyasalardaki tedirginliği hafifletmiş görünmemektedir. Keza, bu hafta toplantısı olan üç büyük Merkez Bankası da; ABD, Japonya ve İsviçre, Brexit risklerinden ve baz senaryolarından, hazırlıklarından ve dayanma güçlerinden bahsetme ihtiyacı duydu.
Aslında baz senaryo halen Bremain, yani İngiltere’nin birlikte kalması. İngiltere’nin birlikten çıkması durumunda ise oluşacak gerek finansal piyasa ortamı, gerek makroekonomik konjonktür, gerekse de finansal sistem ve reel sektördeki taşların yerinden oynayacak olması, ortaya çıkacak sorunlar Bremain’i daha akılcı bir sonuç olarak görüyor. Aslında aklıselim her İngiliz vatandaşının da Bremain yönünde oy vereceğini halen düşünmekteyim. Ancak Avrupa’da son dönemde yaşanan ekonomik ve demografik sorunların önemli bir patlamaya yol açması, olası sonuçlardan biridir ve aslında bu eğilim sadece İngiltere’de değil, Avrupa’nın birçok ülkesinde mevcuttur.
İngiltere’nin birlikten ayrılması tarihi bir karar olur. Ancak birçok önemli gelişmenin de ilk halkası olacağı aşikar. Avrupa Birliği’nin çatırdama süreci başlayabilir, ki birçok ülkenin birliğin şu andaki durumundan memnun olmadığı belli oluyor. Küresel kriz döneminden beri süregelen ekonomik sorunlar ve güçlülerin zayıfları sırtında taşıması olayı artık ülkeler arasındaki birlik duygusunu en azından kamuoyu nezdinde zayıflatmış, birçok ülkede AB karşıtı siyasi oluşumlar yükselişe geçmiştir.
Bu çatırdamanın en çarpıcı örneğini aslında Yunanistan’ın AB ile borç görüşmelerinde görmüştük. Ki oradaki çözümler zaten sorunları ortadan kaldırmayan nitelikte ve Yunanistan borç ödemeleri için kaynak bulamadığı takdirde yeniden alevlenecek. Syriza aslında birçok sorunlu Avrupa ülkesinde ilham kaynağı oldu. Nitekim İspanya’da yükselişe geçen bir Podemos gerçeği var ve önümüzdeki hafta gerçekleşecek İspanya genel seçimlerinde de belki düğümü çözebilecek tek parti olarak görünüyor. Benzer durumlar ilerleyen zamanlarda aynı söz konusu bu iki ülke gibi finansal sistemi sıkıntıda olan, borçluluk sorunu yaşayan ve yüksek işsizlik oranlarına sahip Portekiz, İtalya gibi ülkeler nezdinde de ortaya çıkabilir. Yani Brexit’in sonrası sırasıyla Grexit, Spexit, Prexit, Itexit şeklinde gelebilir.
Bu sorunlu ülkelerde radikal sol yükselirken, Kıta Avrupası’nın batı ve kuzeyinde de aşırı sağcı eğilimler yükseliş trendinde. Özellikle göçmen sorununun buna yol açtığını, Avrupa’da artık kendşnden olmayana tahammül edememe durumunun, buna en uyan kelime olan şovenizmin yükselişte olduğunu söylemek lazım. Geçen yıl Fransa yerel seçimleri bu konuda korkutucu sinyaller vermişti. Çalışma yasasına olan protestolar nedeniyle zor zamanlar yaşayan Hollande hükümeti çökerse, o zaman bir de başımıza “Frexit” çıkar.
Çatırdama durumu bence Birleşik Krallık için de geçerli. İskoçya 2014’te tamamen ekonomik nedenlerle İngiltere ile kalmayı seçmişti. İngiltere’nin AB’den ayrılması halinde AB’nin ayrıcalıklarından faydalanmaları imkansız olacağı için, ileri tarihli bir referandum çok farklı sonuçlar doğurur.
İngiltere ihracatının yaklaşık üçte birini AB ülkelerine gerçekleştirmektedir. Gümrük anlaşmaları ve AB ülkelerinin birbirlerine tanıdıkları imtiyazlar ortadan kalktığı takdirde bu oranda ciddi bir düşüş beklenmektedir. AB ülkeleri için de aynı senaryo geçerlidir. Birbirleri için iyi birer pazar olan AB ve İngiltere, bu pazarlarını kaybetmiş olacaklar. Bu da ekonomileri için küçülme anlamına gelmektedir. Brexit’in gerçekleşmesi durumunda reel sektörde de etkilerinin görüleceği sinyalleri mevcuttur. Bazı şirketlerin merkezlerini Londra'dan taşıyabilecekleri ve bir milyona yakın kişinin işsiz kalabileceği öngörülmektedir.
Genel itibarıyla baktığımızda Fed’in de eline faizi 15 Haziran’da artırmaması için bir bahane verdi, bahane diyoruz çünkü Fed faizi bugün artırırsa piyasa ve fiyatlamalar üzerindeki etkisini kaybedecek ve dolar üzerindeki hakimiyeti azalacak.
Fed 2015 yılı boyunca beklenti ve algı yönetimi yaptı. Bana kalırsa yeniden benzer bir beklenti ve algı yönetimi yapılacak ve etkisi iyice nötrlenmeden bu faiz artışı yapılmayacak. Bu da Fed’in doların değerini istediği gibi yönetmesine imkan verecek. Çünkü birinci konu Fed olduğu sürece, söylem ve verilerin etkileri daha derinden hissediliyor. Cuma günü gelen istihdam verisinin doları zayıflatması veya daha önce gelen iyi verilerin güçlendirmesi gibi. Nitekim eyalet Fed başkanlarının faiz artırımına destek veren her cümlesi de yine doların gücünü korumasına yardımcı olmıştu. Fed elinde böyle bir güç varken, gündemin en önündeki sırasını kaybetmek istemez. Doların gücü üzerinde de Çin’in veya başka bir faktörün belirleyici olmasını istemez. Doların aşırı değerlenmesinin Fed’in istemediği bir durum olduğunu biliyoruz, çünkü ihracatta zora düşecekler.
Fed’in faizleri artırmadan, faiz artırım beklentisini azaltarak veya artırarak yarattığı piyasa eğilimleri, etkin iletişim yönteminin bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bu etkin iletişimle de doları istedikleri aralıklarda tutabiliyorlar. Kanımca dolar endeksinin 100’ü aşması gibi bir durum işler Fed’in kontrolünden çıkarsa gerçekleşebilir. Mesela bir risk fiyatlaması ve doların güvenli liman olarak görülmesi. Bunun sebebi ise; ABD ekonomisine yönelik algının yüksek olması. Bir diğer faktör ise şu olabilir: Fed faiz artırımı yapar ve beklentileri gerçekleştirir. Sonrasında ise Avrupa ve Asya ile iyice açılan faiz makası ABD’ye beklenenden hızlı sermaye girişine neden olur. Bu giren sadece ABD’nin gelişen piyasalardan geri dönen parası olmayacaktır. Aynı zamanda Avrupa’nın, Japonya’nın, Çin’in de parası olacaktır. Doların bu şekilde aşırı değerlenmesi, ekonomik büyüme üzerinde yaratacağı baskı üzerinden ekonomik aktivitede, dolayısıyla da para politikasında önemli değişmeler getirecektir. İşte bu ABD’de negatif faiz endişelerinin ortaya çıkması demektir.
Dolar endeksinde yukarıya doğru olan marjın genişlemesi önemli bir fırsat olabilir. Özellikle Yellen sonrasında, 15 Haziran FOMC’ye kadar dolarda önemli bir geri çekilme beklenmemeli. Sonrası ise Fed’in politika açıklamasındaki tonlamasına bağlı. Brexit konusunda ise; düşüncem İngiltere’nin birlik ile kalmaya devam edeceği yönünde. Hafifleyen küresel endişeler diğer para birimlerine bir miktar değer kazandırabilir. En azından sterlin bu kadar baskı altında olmaktan kurtulur. Ancak piyasa bu konuda spoiler vermemeyi tercih ediyor, haliyle fiyatların ne gibi noktalara gidebileceğini kestirmek zor. Kısacası; FOMC ve Brexit sonrasında sanırım kartları yeniden karmak durumunda kalacağız.
Sadece dolar endeksine paralel bir değerlenme olsaydı endişeye fazla mahal olmazdı elbette, ancak iç faktörlerin biraz bu baskıya katkıda bulunduğunu, ilerleyen dönemde de negatif ayrışmaya yol açabileceğini görmekteyiz. Bu da haliyle TL’nin baskı altında olduğunu gözler önüne seriyor.
Kabine ve ekonomi yönetimine ilişkin, belirsizlik döneminde de önemli endişeler vardı. Hatta bu endişenin asıl odak noktası ekonomi yönetiminde benimsenecek ekole yönelikti. Sn. Mehmet Şimşek’in yeniden Başbakan Yardımcısı olarak kabinede yer alması ilk başta olumlu karşılandı. Ancak daha sonra ortaya çıkan ayrıntılar pek piyasanın idealinde olan bir görüntü oluşturmadı. Ekonomi yönetiminde yapılan yetki değişiklikleri bir anlamda Sn. Şimşek’i ekonominin direksiyonunu elinde tutan kişi olmaktan çıkardı ve ağırlığını kaybetmesine yol açtı. Yabancı yatırımcının bu kadar tanıdığı, güvendiği, tecrübeli ve yetkin bir el olan Sn. Şimşek’in görev ve yetkilerindeki değişiklikler de elbette olumsuz bir hava oluşturdu ve geleceğe yönelik görüntünün “flu”laşmasına neden oldu.
Bir anlamda ekonomi politikaları ve para politikalarında yine belirsiz bir hava oluştu. Bundan sonra yapısal reform anlamında da, para politikalarının proaktivitesi bakımından da belirsizlikler söz konusudur. Piyasa elbette bu soruları sormaya devam edecektir. Mesela, Fed’in faizleri artıracağının konuşulduğu bir noktada biz faiz indirimlerinin nereye kadar gideceğini öngöremiyoruz.
Bir diğer konu da tabii siyasi gündemin sıcak olmaya edecek olması. Bu da Başkanlık sistemi ve yeni Anayasa ekseninde geçecek tartışmaların ve spekülasyonların piyasayı dalgalandırma ihtimalini önümüze koyuyor. Yabancının “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden uzaklaşmayı olumlu karşılayacağını hiç sanmıyorum. Yatırım kararları ilerleyen aylarda bu bahsettiğim faktörlerden dolayı ciddi anlamda etkilenecektir. Bunun etkilerini reel sektörde de ciddi anlamda görme olasılığımız yüksek. Kur oynaklığı, enflasyon gibi faktörlerden bahsetmedim bile.
Ve tabii küresel anlamda doların diğer para birimlerine karşı bu kadar güçlenmesine neden olan Fed spekülasyonları. İyi gelen birkaç veri piyasayı bu anlamda coşturmuş durumda. Fed eyalet başkanlarının her bir konuşması da açıkçası bu beklentileri besleyecek düzeyde. Dolar endeksinin halen tahammül sınırları dahilinde olması da, değerlenmenin devam edeceğine yönelik bir gösterge olabilir. 15 Haziran’a kadar kuvvetli bir dolar hareketi bizi bekliyor. Sonrası? Muhtemelen Fed Nisan’a göre biraz daha şahin olacak ve Temmuz’u masada bırakacak. Oysa şimdi faizi artırıp birkaç ay bekleseler böyle bir derdimiz olmayacaktı. Algı yönetimi dedikleri, böyle bir şey olsa gerek...
Tabii bu dolar dalgalanmaları rasyonel olmak zorunda. Çünkü dolarda ciddi bir düşüş de, dolara ciddi bir yönelim de olağan dışı koşullar oluştuğunun göstergesidir. Yatırımcı da olağan olmayan koşulları sevmez, yatırım kararları etkileniyorsa da piyasa dalgalanmaları oluşur. O yüzden dolardaki bu stabilizasyonu sağladığı için Fed’i tebrik etmek gerekir. Çünkü dolar endeksinin dalgalanma marjı 1,5 yıldır yüzde 10’luk bir aralıkta sınırlanmış durumda.
Açıkçası Nisan ayına ilişkin ekonomik göstergelerde bir olumluluk sezinlendi şu son bir iki haftada. TÜFE’de aylık yüzde 0,4 artış sağlandı ki, bu son 3 yılın en kuvvetli aylık artışıydı. Perakende satışlardaki artış da ekonomik aktivitede bir iyileşme belirtisi olmuş. Tabii buna tek veriyle karar vermeyeceğiz. İlerleyen birkaç ay, maaş ve gelir enflasyonundaki artışın tüketim ve harcamalara etki ettiğini teyit eden veriler görmemiz gerekecek. Gelirlerin ve giderlerin aynı oranlarda artması gibi. Ya da maaş enflasyonunun yüzde 3’e, manşet enflasyonun yüzde 2’ye yol alması gibi. Büyümede optimal büyüme oranına, dünyanın diğer büyük ekonomilerinden daha yakın olan ve istihdamda istenen iyileşmeyi sağlayan ABD’nin son sorunlu kalemlerde de istikrarı sağlaması da birbirini takip edecek faiz artırımlarının önünü açacaktır. Tıpkı kriz döneminde faizleri nasıl devamlı indirdilerse, krizden çıkış döneminde de aynı şekilde normalleşecekler.
İşin ekonomik şatları bir yanda dursun, bir yandan da dünyayı gözlemlemek zorunda ABD’nin Merkez Bankası. Hali hazırda diğer büyük merkez bankalarıyla para politikası duruşu ayrışması var, ancak makasın fazla açılmamasına dikkat eden bir Fed olduğu da ortada. Böyle bir ortamda faiz artırımının sürece dönmesinin de Fed açısından normalden fazla bir maliyeti olacağı aşikar. Bu nedenden dolayı Avrupa’da veya Çin’de büyüme görmenin önemi büyük.
Diğer yandan, yazının başında bahsettiğim dolar dalgalanması. Fed doların ne çok düşmesini, ne de çok değerlenmesini istiyor. Dolar endeksinin 90’a geldiğinde veya 100’e yaklaştığında açıklamaların nüansında da önemli ayarlamalar meydana geliyor. Fed de bu beklentileri en iyi yöneten Merkez Bankası. 2015 yılında benimsenen faiz artırımı iletişimi doların yıl boyunca yüksek kalmasını sağladı.
2016 yılında biraz daha yumuşatılmış bu iletişim, yılın ilk bölümünde bir soğumayı beraberinde getirmekle beraber, Fed Mayıs ayı ile beraber biraz daha faiz artırımını destekler bir tutum benimsedi. İhtimal olmasa da, her zaman bir beklenti yaratması da aşırı fiyat hareketlerinin önüne geçti, nitekim Fed her politika açıklamasında faiz artırımını bir sonraki toplantı için masada tuttu. Bu Haziran toplantısında faiz artırımı ihtimalinin masada olması, faiz artacak anlamına gelmiyor yani. Yılın son bölümüne kalacak 1 veya 2 faiz artırımı görüşümüzü koruyoruz.